GİR’İŞİM – EKİM 2018

TÜRKİYE YÜZÜNÜ DOĞUYA DÖNMELİ

Av.Yasin GİRGİN

İlk kez 2007 yılında gittiğim Çin’de aradan geçen 11 yılda çok ama çok şey değişti. 10 Yıl önce her 100 kişiden 88’i yoksulluk sınırındayken bu sayı 2018 yılına gelindiğinde 4’e düştü örneğin. Hong Kong’un hemen yanındaki Shenzen kendi başına bir başarı hikayesi. 13 milyon nüfusa sahip bu şehir, liberalleşen Çin ekonomisinin ilk “Özel Ekonomik Bölgesi” idi ve yabancı yatırımlarla birlikte her geçen gün daha da büyüdü. Öyle ki 2017 yılında ulaştığı 338 Milyar USD’lik hacmi ile Singapur ve Hong Kong’u bile geride bırakmayı başardı.

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in Bir Kuşak Bir Yol projesini ilan etmesinin üzerinden beş yıl geçti; Çin Devleti, bu projeyle yaklaşık 4.80 Trilyon Dolar yatırım yapacak. Yaklaşık 80 ülkeyi ilgilendiren bu proje ülkemiz için de çok önemli fırsatlar barındırıyor.

_________________________________________

 

İŞLETMELERİN CAN SİMİDİ KONKORDATO NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Av. Fırat BİLİCİ

Özellikle son dönemde İflas Ertelemesi’nin kalkmasıyla beraber konkordato kurumu canlanmıştır. Peki nedir bu konkordato? Konkordatoyu basitçe tanımlamak gerekirse; konkordato, kanun koyucunun borçlulara mahkeme denetiminde alacaklıları ile anlaşması ve borçlarının belirli bir oranını ödemekle borçlarından kurtulması yoludur.

Konkordato, klasik anlamda icra veya iflas takibi gibi bir takip yolu değildir. Çünkü alacaklılar bu yolda borçluyu takip etmemektedir. Bunun yerine borçlu, bu yol sayesinde muhtemel takiplerden kurtulur ve borçlarının yeniden yapılandırılarak iflasın önüne geçmiş olur. Ayrıca en önemli noktalardan biri konkordato talep edebilmek için iflasa tabi kişilerden olmak şartının aranmamasıdır. Yani konkordatoda borçlunun sıfatının bir önemi yoktur. Herkes şartları oluştuğunda bu yola başvurabilir. Yine üzerinde durmak gerekirse borçlu her zaman alacaklılarıyla anlaşarak borcunu yapılandırabilir. Mahkeme kanalı ile yapılmayan bu işleme özel konkordato veya mahkeme dışı konkordato denir. Ancak belirtmek gerekir ki bu tip konkordatoların cebri etkisi bulunmamaktadır.

KONKORDATO TÜRLERİ

Konkordatoyu yapılış biçimi, yapılış zamanı ve yapılış amacı olmak üzere 3’e ayırmak mümkündür.

A.Yapılış Biçimine Göre Konkordatolar:

Tenzilat konkordatosu, vade konkordatosu ve karma konkordato olmak üzere 3’e ayırmak mümkündür.

1.Tenzilat Konkordatosu: Alacaklıların alacaklarının belirli bir yüzdesinden feragat etmeleri ile oluşan konkordatoya verilen addır.

2.Vade Konkordatosu: Alacaklıların alacaklarını tam olarak ödenmekle birlikte vadesinin yeniden düzenlendiği konkordatodur.

3.Karma Konkordato: Bu Konkordato ile hem alacaklıların bir kısmı alacaklarının bir kısmından feragat etmekte hem de bir kısım alacağın vadesi yeniden düzenlenmektedir.

B.Yapılış Zamanına Göre Konkordatolar:

                      İflas içi ve iflas dışı olmak üzere 2’ye ayırmak mümkünüdür.

1.İflas içi Konkordato:  Borçlu bu durumda iflasa tabi kimselerden olmak zorundadır. Borçlu  iflasa tabi kimselerden olup da iflas etmişse, iflas tehlikesini bertaraf etmek için konkordato teklif edebilir. Bu konkordato kabul edilirse buna iflas içi konkordato denir.

2.İflas Dışı Konkordato: İflasa tabi olmayanlar için tek yol iflas dışı konkordatodur. Ancak eğer borçlu iflasa tabi kişilerden olup da iflas etmeden hemen önce, konkordato teklif eder ve bu teklifi kabul edilirse bu tip konkordatolara ise iflas dışı konkordato denir.

C.Yapılış Amacına Göre Konkordatolar:

Borçları tasfiyesine yönelik konkordatolar ve Malvarlığının tasfiyesine yönelik olan konkordatolar olmak üzere 2’ye ayırmak mümkündür.

1.Borçları tasfiyesine yönelik konkordatolar: Bu tip konkordatolar borçların tasfiyesi amacına hizmet eden konkordatolardır. Yukarıda bahsettiğimiz iflas içi, iflas dışı, vade, tenzilat ve karma konkordatolar bu tip konkordatolardır.

2.Malvarlığının tasfiyesine yönelik olan konkordatolar: Bu tip konkordatolarda ise malvarlığının terki gündeme gelmektedir.  Bu konkordato 4949 sayılı kanun ile hukukumuza girmiştir.(İİK m.309/a – 309/1) Alcaklılara, malvarlığının tasfiyesine yönelik olan konkordatolarda borçlunun malvarlığı üzerinde tasarruf etmek ve bu malvarlıkların tamamını ya da bir bölümünü üçüncü kişilere devretmek yetkisi verilmektedir.  Kısacası borçlu malvarlığını terk ederek alacaklıların tasarrufuna bırakmaktadır.

______________________________________

TRAFİK KAZALARINDA MADDİ TAZMİNAT HESAPLAMASI

Av. Ayşenur YANTERİ

A- TRAFİK KAZASI

 Trafik kazası, karayolu üzerinde hareket halinde olan bir veya birden fazla motorlu aracın karıştığı ölüm, yaralanma ve zararla sonuçlanmış olan olaydır. Bir olayın trafik kazası sayılabilmesi ve Karayolları Trafik Kanunu hükümlerinin uygulama alanına girebilmesi için kazanın karayolunda, karayoluyla bağlantılı olan ya da karayolu sayılan yerlerde meydana gelmiş olması gerekir. Eğer belirtilen yerler dışında meydana gelen kaza söz konusu ise, bu durumda olay Türk Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde değerlendirilecektir.

Meydana gelen trafik kazası nedeniyle açılan tazminat davasının hukuki dayanağı, trafik kazasının bir haksız fiil (BK md.49) sorumluluğu doğurmasıdır. Bu kapsamda trafik kazası tazminatı, uyugulamada hem bedensel hem de malvarlığı zararlarını ifade etmek üzere kullanılmaktadır.

B- TRAFİK KAZASI ÇEŞİTLERİ VE MADDİ TAZMİNİ GEREKTİREN HALLER

YARALAMALI TRAFİK KAZASI

Meydana gelen kaza sonucunda bir ya da birden fazla kişinin yaralanmış olması halinde meydana gelen kaza çeşididir.

Yaralamalı trafik kazalarında, maddi tazminatın kapsamına yaralanan kişi ya da kişilerin tedavi giderleri, kazanç kayıpları, çalışma gücü (iş gücü) kayıpları, ekonomik geleceğin sarsılması nedeniyle uğranılan zarar ve güç/efor kaybı tazminatı girmektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki, yaralanan kişinin kazancı olmasa dahi, beden gücünün yititrilmesi nedeniyle kişi yaşıtlarına oranla daha fazla güç (efor) harcamak durumundadır. Harcanan bu fazla güç kaybı nedeniyle haksız eylemden zarar gören kişinin (yaralının) tazminat isteme hakkı bulunmaktadır.

 “Davacı yaşadığı sürece maluliyeti nedeniyle daha fazla güç (efor) sarf edecektir.

Dava, trafik kazasından doğan işgücü kaybı, yol gideri ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davacının işgücü kaybına yönelik isteği, 68 yaşında olduğu ve bir işde çalıştığına ilişkin delil olmadığı gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Davacının olay nedeniyle %34 oranında maluliyete uğradığı sabittir. Yaşadığı sürece hayatını sürdürmek için davacının maluliyeti nedeniyle daha fazla güç (efor) sarf edeceği açıktır. Bu nedenle, davacının çalışma gücü kaybı zararı hesaplanmalıdır.” (4.HD.28.12.1998, E.7858 – K.10906)

ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZASI

Meydana gelen kaza sonucunda bir ya da daha fazla kişinin ölmüş olması halindeki kaza çeşididir.

Ölümlü trafik kazalarında  maddi tazminatın kapsamına ölen kişi ya da kişilerin cenaze giderlerinin tamamı, ölüm hemen gerçekleşmemişse arada illiyet bağı bulunmak koşuluyla ölüm tarihine kadar tedavi giderleri ve destekten yoksun kalma tazminatı girmektedir.

Bu kapsamda açıklanması gereken husus destekten yoksun kalma tazminatının anlamı ve kimler tarafından istenebileceğidir. Trafik kazası neticesinde hayatını kaybeden müteveffanın yaşamı süresince destek olduğu ve vefat sonrasında bu destekten yoksun kalan kişiler için doğan maddi tazminata destekten yoksun kalma tazminatı denir. Destekten yoksun kalma tazminatını talep edebilecek kişiler yalnızca mirasçılar değildir. Müteveffanın ailesi, eşi, anne- baba- çocuk ve kardeşleri, müteveffa ile aralarında akrabalık bağı olmasa da, müteveffadan sağlığında destek aldığını ispat etmek suretiyle 3. kişiler de destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilirler. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında, destekliğin yalnız “parasal” olmayacağı, özellikle çocukların anne ve babalarına destekliğinin daha çok “yardım ve hizmet ederek” gerçekleşeceği kabul edilmektedir. “Desteklik mutlaka para veya maddi katkı şeklinde olmaz. Yardım ve hizmet ederek de destek olunabilir.( 4.HD.29.11.2007, E.2007/13191-K.2007/15103)”. “Destekten yoksun kalma yalnız parasal yardım olarak düşünülemez. Evlâdın evde ailesine yardımcı olması, her türlü hastalık ve sair sıkıntılarında yardıma koşması maddi desteklik kapsamında değerlendirilmelidir. (11.HD.11.10.2005, E.2004/10735 – K.2005/9566)”, “Çeşitli hizmet ve yardımlarla da destek olunabilir. (4.HD.01.04.2003, E.2002/13497 – K.2003/3904)”.

TRAFİK KAZASI SONUCU MADDİ TAZMİNAT TALEP VE DAVA HAKKI

Karayolları Trafik Kanunu’nun 97. maddesi uyarınca; “zarar görenin, zorunlu mali sorumluluk sigortasında öngörülen sınırlar içinde dava yoluna gitmeden önce ilgili sigorta kuruluşuna yazılı başvuruda bulunması gerekir. Sigorta kuruluşunun başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde başvuruyu yazılı olarak cevaplamaması veya verilen cevabın talebi karşılamadığına ilişkin uyuşmazlık olması hâlinde, zarar gören dava açabilir veya 5684 sayılı Kanun çerçevesinde tahkime başvurabilir.”

Zarar gören tarafından dava açılması halinde, yetkili mahkeme davalılardan herhangi birinin yerleşim yeri mahkemesi, zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi, haksız fiilinin meydana geldiği yer mahkemesi, trafik sigortası şirketinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesinden herhangi biri, görevli mahkeme asliye hukuk mahkemeleri olacaktır. Ancak, davalılar arasında sigorta şirketinin bulunması halinde Türk Ticaret Kanunu hükümleri uyarınca görevli mahkeme asliye ticaret mahkemeleri olacaktır.

 Tedavi giderleri, Karayolları Trafik Kanunu’nun “Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler ve diğer bütün resmî ve özel sağlık kurum ve kuruluşlarının sundukları sağlık hizmet bedelleri, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın genel sağlık sigortalısı sayılanlar için belirlenen sağlık hizmeti geri ödeme usul ve esasları çerçevesinde Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanır.” şeklinde düzenlenen 98. maddesi uyarınca Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacaktır.

C- MADDİ TAZMİNAT MİKTARININ HESAPLANMASI

Trafik kazası nedeniyle açılan tazminat davalarında, tazminat hesaplaması usulü aşağıdaki sırayla yapılmaktadır.

 Öncelikle, davaya konu trafik kazasının meydana gelmesinde, tarafların kusur ve sorumluluk oranları tespit edilir.

Ülkemizde, yargıda ve sosyal güvenlik kurumlarının gelir bağlama işlemlerinde uzun yıllardan beri PMF-1931 Fransız yaşam (mortalite) tablosu kullanılmakta, yaşam süreleri bu tabloya göre belirlenmektedir. Bu tabloya göre, zarar görenin, desteğin ve destekten yoksun kalanların yaşam süreleri belirlenir.

 Sosyal Sigorta Sağlık İşlemleri Tüzüğü (SSİT) hükümlerine veya 11 Ekim 2008 gün 27021 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Çalışma ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Yönetmeliği’ne göre beden gücü kayıp oranı belirlenir.

Beden gücü kaybına uğrayan kişinin bir işi ve kazancı yoksa, yaşlı bir kimse veya çocuk ise, kendi ev hizmetlerinin yapan bir ev kadını ise, “aktif dönem-pasif dönem” ayrımı yapılmadan tüm yaşam süresi üzerinden, eğer kazancı var ise iş ve mesleğinden elde ettiği veya elde etmesi olası kazançlara göre  aktif dönem zararı,  yasal asgari ücretler üzerinden yaşlılık ve emeklilik sürelerine ilişkin “pasif dönem” zararı hesaplanmaktadır.

 (Pasif dönem zararının hesaplanması gerektiğine ilişkin HGK. 07.03.2007, E. 2007/21-112 – K. 2007/114)”,

“Bu tür davalarda, tazminat miktarı, işçinin rapor tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluşmaktadır. Başka bir anlatımla, işçinin günlük brüt geliri tesbit edilerek bilinen dönemdeki kazancı mevcut veriler nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise, 60 yaşa kadar yıllık olarak %10 artırılıp %10 iskontoya tabi tutulacağı, 60 yaşından sonrada bakiye ömrü kadar ( pasif ) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yönteme başvurulmadan, her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.(21.HD. 09.02.2006, E. 2005/11283 – K. 2006/969, 21.HD. 24.06.2008 E. 2008/2802 K. 2008/9720)”.

Geçici işgöremezlikte, tedavi ve iyileşme süresine göre değerlendirme yapıldığı için, yaş ve kalan yaşam süresi söz konusu değildir. Ancak özellikle yaşlı kişilerle çocukların iyileşme sürecinde başkalarının bakımına ihtiyacı varsa, bu ayrı bir değerlendirme konusudur.

Varsa cenaze ve tedavi giderleri hesaba eklenir.

Ölümlerde olduğu gibi, bedensel zararlarda da, Sosyal Güvenlik Kurumu maluliyet dalından gelir bağlamışsa, bu yeterli miktarda prim ödemiş olmanın karşılığı olduğu ve Kurum’un rücu hakkı bulunmadığı için bu tür gelirler tazminattan indirilmeyecektir. Eğer “kaza sigortası” dalından gelir bağlamışsa, bunun (rücua tabi) ilk peşin değerinin kusura isabet eden tutarı işverenin ödeyeceği tazminattan, ilk peşin değerin kusura isabet eden tutarının yarısı üçüncü kişinin ödeyeceği tazminattan indirilecektir.

Kısaca formüle edilecek olursa;

Kusur Oranı – Mağdurun Kusur Oranı = A

(Aylık Maaş x Maluliyet Oranı) x 12 = Senelik İşgücü ve Gelir Kaybı (B) (Aktif-Pasif döneme göre maaş miktarı ve dolayısıyla sonuç değişmektedir)

B x (Aktif-Pasif çalışma süresi) = Hesaplanan Maddi Zarar Miktarı (C)

C + (cenaze/tedavi giderleri) = Toplam Maddi Zarar Miktarı

Toplam Maddi Zarar Miktarı x A =Maddi Tazminat Miktarı

İskontolama yöntemi sonucu indirim (ortalama %25 indirime denk gelmektedir).

İş kazası kapsamında da kalıyor ve gelir bağlanmış ise ilk peşin değerinin kusura isabet eden tutarı işverenin ödeyeceği tazminattan, ilk peşin değerin kusura isabet eden tutarının yarısı üçüncü kişinin ödeyeceği tazminattan indirilecektir.

Varsa sigorta şirketi tarafından yapılan ödeme tazminat miktarından indirilecektir.

Trafik kazasında araç hasarları, ikame araç bedeli (emsal kira bedeli ve onarım süresi üzerinden hesaplanır), pert durumunda emsal araç alımı ve süresi hesaplanarak belirlenecek bedel, zarara uğrayan eşyanın bedeli gibi maddi hasara ilişkin bedeller de maddi tazminat talebine konu edilebilir, hesaplanan maddi tazminat miktarına eklenebilir.

_________________________________________

YOKSULLUK NAFAKASI SÜRELİ OLMALI MIDIR?

Av.Serpil ÇINAR

            Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşe verilen bir nafaka olup boşanma davasının kesinleşmesi ile ödenen nafaka türüdür. Boşanma davası devam ederken ödenen tedbir nafakası, boşanma davası kesinleştikten sonra yoksulluk nafakası olarak devam edecektir.

            Yoksulluk nafakasını talep edecek olan eş, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olmalı ve tarafların evliliğinin sona ermesinde kusursuz ya da diğer eşten daha hafif kusurlu olmalıdır.

            Türk Medeni Kanunu’nun 175. Maddesinde yoksulluk nafakası talebinin koşulları ve yoksulluk nafakasının niteliği “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.

            Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.” olarak belirtilmiştir. İlgili maddede de belirtildiği üzere, yoksulluk nafakası ödeyecek olan eşin kusuru aranmamaktadır.

            Yoksulluk nafakası boşanma davası devam ederken talep edilebileceği gibi, boşanma davasının sona ermesinden sonra ayrı bir dava açarak da talep edilebilir. Boşanma davası sona erdikten sonra yoksulluk nafakası talebinde bulunacak olan davacı, boşanma davasının kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içerisinde açılabilir.

            Yoksulluk nafakası, toplu ödenebileceği gibi irat biçiminde de ödenmesi yönünde karar verilebilir. Türk Medeni Kanunu’nun 176. Maddesinin ilk fıkrasında da belirtildiği üzere “Maddî tazminat ve yoksulluk nafakasının toptan veya durumun gereklerine göre irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir.”

            Yoksulluk nafakası alan kişinin yeniden evlenmesi, bir yerde işe başlaması ya da nafaka yükümlüsünün ölmesi ile nafaka sorumluluğu sona erecektir. Ancak Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde de belirtildiği üzere yoksulluk nafakası “süresiz” olarak talep edilebilmektedir. Bir kişi ile altı ay evli olarak kalınsa dahi yoksulluk nafakası ömür boyu ödenebilmektedir.

            Yoksulluk nafakası ile ileride yüzünü bile hatırlamayacağı eski eşine ömür boyu nafaka borçlusu olarak kalmaktadır. Nafaka yükümlüsü, başka birisi ile evlenip yuva kurmuş olsa dahi eski eşine yoksulluk nafakası ödemekle yükümlü kalacaktır. Tarafların evliliğinin süresinin uzun ya da kısalığı, tarafların müşterek çocuğa ya da çocuklara sahip olup ya da olmaması gibi durumların değişkenliği nedeniyle yoksulluk nafakasının süresiz olması hakkaniyete aykırı bir durumdur. En basit deyimiyle yoksulluk nafakasının süresiz olması, nafaka yükümlüsünün ömür boyu borçlanması anlamına gelmektedir. Üstelik süresiz olan nafakanın ödenmemesi nedeniyle nafaka yükümlüsü hapis cezası alabilmektedir.

            Çocuklar adına ödenen iştirak nafakası dahi süreli iken yoksulluk nafakasının süresiz olması adil bir durum değildir. Yoksulluk nafakası süreli olmalı, tarafların evlilik süresi ya da yoksullu nafakası talep edecek olan kişinin ir işte çalışıp çalışamayacağı tespitine göre yoksulluk nafakasının süresine karar verilmelidir. Her nafaka alacaklısının maddi durumu, evliliği, iş gücü ya da meslek edinimi farklı olacağından yeni düzenleme ile yoksulluk nafakasının süresine dair bir ölçüt konulmalıdır. Yoksulluk nafakasına dair getirilen ölçüt ile her evliliğe ve her nafaka alacaklısına göre yoksulluk nafakasının süresi belirlenmelidir. Her evlilik bir olmadığından her işsiz olan eşe süresiz olarak nafaka ödenmesi adaletli bir durum teşkil etmemektedir. Yoksulluk nafakasının süresiz olmasının kaldılmasına yönelik çalışmalar devam etmekte, yoksulluk nafakasına dair yeni bir düzenleme gelmektedir. Bu düzenleme ile yoksulluk nafakasından muzdarip olan nafaka yükümlüleri, süresiz nafaka ödemekten kurtulacaklardır.

_________________________________________

KİRA BEDELİNİN ÖDENMEMESİNİN SONUÇLARI

Stj. Av. Şifa ÖZSIĞINAN

Kira sözleşmesi, sürekli borç ilişkisi kuran rıza-i nitelikte ivazlı bir sözleşmedir. Kiraya veren sözleşmeye konu olan eşyanın kullanımını kiracıya bırakması sözleşmenin asli unsurudur. Buna karşılık kiracı ise eşyayı kullanma bedeli olan kira bedelini kiralayana ödemekle yüklenir. Kiracının, kira sözleşmesinin tarafı olmakla asli borcu haline gelen kira ödeme borcunu TBK 315 uyarınca ifa etmez ise temerrüde düşer.

Kira borcunda temerrüt, kira sözleşmesinin olağanüstü feshi gündeme getirecektir. Kira borcunda temerrüdü düzenleyen Türk Borçlar Kanunun 315. maddesi uyarınca; kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel kira bedelini ödeme borcunu ifa etmezse kiraya veren kiracıya asil borcunu yerine getirmesi içini yazılı olarak süre verir. Konut ve çatılı işyerleri kiralarında bu süre en az otuz gündür. Kiraya verenin tanıdığı bu müddetten sonra borcunu yerine getirmeyen kiracı ile aralarındaki kira sözleşmesini yapacağı yazılı bir bildirimle feshetmesi mümkün olacaktır.

Kira sözleşmesinin feshedilmesi ile kiraya verenin sözleşmeye konu olan eşyanın kullanımını kiracıya bırakma borcu ortadan kalkacaktır. Kiraya veren bu durumda kiralanan iadesi davası açabilecektir. Kiraya verenin kira sözleşmesine konu olan malın maliki olması durumunda, istihkak davası açması; malik olmaması durumunda ise sözleşmeden kaynaklanan şahsi talep hakkına dayanarak kiracıdan zilyetliğin iadesini istemesi mümkündür.

Kiraya veren kiracının iade etmemekte direnmesi durumunda icra yoluyla takip başlatabilir. Kiraya veren temerrüde bağlı olarak mahkemeye başvurabilir ve kira sözleşmesinin feshi ile kiralanın tahliyesini isteyebilir.

İlamsız takip yoluna başvurmak isteyen kiraya veren bakiye kira borcu için ve tahliye için ayrı ayrı olmak üzere genel haciz yoluyla takip başlatabileceği gibi kiraya veren ilamlı takip yoluyla da kira ücretini temin edebilir.

Kira sözleşmesini fesheden kiraya veren, kiranın ödenmemesi halinde, İİK 269 ila 276 arasındaki hükümler uyarınca ilamsız icra yolu ile takip başlatarak kiracının tahliyesini isteyebilir. Kiraya veren bu takiple beraber ödenmeyen kiranın ödenmesini de isteyebilir. Kendisine ödeme emri tebliğ edilen kiracının takibe 7 gün içerinde itiraz etme haklı saklı olmakla beraber kiracın bu süreç içerisinde yapacağı ödeme takibi konusuz bırakacaktır.

Kira sözleşmesini fesheden kiraya veren kiralananın iadesini görevli sulh hukuk mahkemesinde açacağı bir tahliye davasıyla da isteyebilir. Kiracının borcun tamamını veya kalan kısmını 30 günlük sürenin sonrasında kapatması tahliye davasını etkilemeyecektir. Dava sonucunda tahliye kararı çıkması halinde kararın tefhim veya tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde tahliye sağlanabilecektir.

Özetle; kiracının, kira sözleşmesinden doğan kira ödeme borcunu ödemede temerrüde düşmesi sonucunda ilk olarak kiraya veren noter aracılığıyla iki haklı ihtarda bulunacaktır. İki haklı ihtar süresi olan 60 günlük sürenin sona ermesi ile kiraya veren kira sözleşmesini haklı olarak feshedebilecektir. Kiraya verenin kira sözleşmesini feshetmesi üzerine ilamlı ve ilamsız olmak üzere başvurabileceği iki yol vardır.

İlamsız haciz yoluyla kiraya veren kiracının tahliyesini ve yine başka bir ilamsız icra takibi yoluyla kira borcunun ödenmesini ayrı ayrı talep etme imkanı bulabilecektir.

İlamlı takip yoluna başvurmak isteyen kiraya veren mahkemede açacağı tahliye davasıyla kiralanın iadesi ile birlikte kira borcunun ödenmesini aynı davada isteyebilecek ve mahkemeden çıkan karar ile ilamlı takip yolu ile hukuki sorununa şifa bulabilecektir.

_________________________________________

EMSAL YARGI KARARI İNCELEMESİ

Av. Yaşar ÖKSÜZ

Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini “sürekli” yalnız bırakmak boşanma sebebidir Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini “sürekli” yalnız bırakmak boşanma sebebidir

Boşanma davalarında verilen kararları inceleyen Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 04.10.2016 tarihinde yapmış olduğu değerlendirmede, özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini sürekli yalnız bırakmanın bir boşanma nedeni olduğunu değerlendirmiştir. Yargıtay’ın yapmış olduğu bu değerlendirmedeki;

         “özel günler” ifadesinden aile toplantısı, düğün, bayram, yıl dönümü, doğum günü ve benzeri günlerin;

         “sosyal ortamlar” ifadesinden ise düğünler, yurtiçi ve dışı geziler ile konserler gibi ortamların anlaşılması gerekir.

  1. Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini sürekli yalnız bırakmanın boşanma nedeni olması, eşlerin birbirine karşı yükümlülüklerinin bir sonucudur.

Kanunumuzda evlilik birliğine verilen önem gereği taraflara bir takım haklar verilmiş ve sorumluluklar yüklenmiştir. Buna göre eşlerin evlilik birliğini birlikte temsil etme hakkı ile dayanışma içerisinde olma yükümlülükleri bulunmaktadır.

Evlilik birliğinin kurulmasından sonra her eş, evlilik birliğini eşit oranda temsil hakkına sahiptir. Burada önemli olan husus gerçekleştirilen temsil faaliyetinin evlilik birliğinin sürekli ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılmasıdır.

Kanunda eşlerin evlilik birliğini temsil etme hakkı yanında dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hareket etmek yükümlülüğü de düzenlenmiştir. Eşler, evlenirken “iyi günde-kötü günde, hastalıkta-sağlıkta” yan yana olmayı birbirlerine taahhüt etmişlerdir. Eşlerin dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hareket etmeleri de verdikleri bu taahhüdün bir sonucudur.

Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini sürekli yalnız bırakmanın boşanma nedeni olmasına ilişkin yapılan değerlendirme de evlilik birliğinin birlikte temsil edilmesi hakkı ve eşlerin birbirlerine karşı dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hareket etmek yükümlülüğünün bir sonucudur.

  1. Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini yalnız bırakmanın boşanma nedeni olarak değerlendirilebilmesi “süreklilik” şartına bağlıdır.

Eşlerin özel günlerde ve sosyal ortamlarda bir defaya mahsus olarak birbirlerini yalnız bırakmalarının boşanma nedeni olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira yüksek mahkeme de yapmış olduğu değerlendirmede özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini yalnız bırakmanın boşanma nedeni sayılmasının “süreklilik” şartına bağlı olduğunu açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla eşlerin özel günlerde ve sosyal ortamlarda süreklilik arz edecek şekilde birbirlerini yalnız bırakmaları boşanma nedeni olarak değerlendirilecektir. Aksi durum taraflardan birisinin bir defaya mahsus eşinin doğum gününü unutan ya da bir düğüne birlikte gitmeyen her eşin boşanma hakkına sahip olması sonucunu ortaya çıkaracaktır. Bu ise toplumumuzun temeli olan ailenin kolaylıkla dağılmasına neden olacaktır. Tüm bu nedenlerle özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini yalnız bırakmanın boşanma nedeni olarak değerlendirilebilmesinin “süreklilik” şartına bağlı olduğunu unutmamak gerekir.

  1. Özel günlerde ve sosyal ortamlarda eşini sürekli yalnız bırakmanın boşanma nedeni olarak değerlendirilebilmesi için af ve hoş görme niteliğinde davranışlarda bulunulmaması gerekir.

Bu nedenlerle açılacak boşanma davasında hâkim bu fiillerin ne zaman gerçekleştirildiğini araştıracaktır. Eşlerden birisinin diğerini yalnız bıraktığına ilişkin süreklilik gösteren davranışların yaşandığının bilinmesine rağmen ortak hayat devam etmiş ise, diğer eş bakımından bu davranışların affedildiğini, hiç değilse hoşgörü ile karşılandığını kabul etmek gerekir. Hoşgörü ile karşılanan ya da affedilen bu davranışlardan ötürü boşanmaya karar verilmesi hukuken mümkün değildir. Bu sebeple eşlerden birisinin diğerini yalnız bıraktığına ilişkin süreklilik gösteren olaylar sonrasında af ve hoş görme niteliğinde davranışlarda bulunulmaması gerekir.